31 Ocak 2013 Perşembe

Ekmek odaları

Hep yeni olduğu söylenen bir dünyada yaşıyoruz düzenli topluluklar olarak ve bu gerçeği çok şey vadeden gelecek yalanlarımızla süsleyipte servis ediyoruz kendimize. Kendi ellerimizle yaptığımız başka bir zarar ziyan yok sanki. Dünyanın her köşesinde farklıdır ekmek odacıkları veya fabrikaları, çünkü hiçbir kültür aynı ekmeği yapmaz. İllaki mayalanır hamur farklı yorumlarda, hepimiz işçi olarak doğurulmayız birileri tarafından. Yalan bulmak kolay sonrasında. Bir 6*24 kadar sıkıcı yaklaşamayız hayata ve onun söylediği hikayelere. Kimi ilkokulda dünya edebiyatını sever.
Ekmek odaları... Her kültür kendi ülke sınırlarında ekmeğe standartını koymuş olarak yaşar, her kültür kendi ülke sınırlarında kendi ekmeğini över. İş gücü hep ekmek odalarında saklı kalır, ustalık, dökülen ter, verilen yıllar, her ay 3-5-10 gün geciktirilen paralar. Akşamın karaltısına sarı bir lambayla ışık tutarak ekmeğin rengini güzel bir fotoğrafla bezeyebilirdim son günlerde çok canım sıkkın yapamadım. Hep 6*24 lerle ve hep meşgul ve hep sinir ve hep uğraş içindekilerle zamanı değerlendiriyorum belkide. Oysa biraz aylaklık yapıp adalara belki ve illaki yoksul dertlerin en uzağına gitme hakkım olmalı. Bir insan nasıl 6*24 kafasını sisteme ve gereksinimlerine köle ederse bende kendime bir zenginlik efendisi bulmalıyım ve kurtulmalıyım bu 6*24'e dahil olmaktan. İnatla başaracağım. Her ekmek ustasının kıvıracağı bir durum olmalı yaptığı iş o kadar yalınken...
Ekmek odaları hep basit, hep aynı, tatları hafif değişik hamurlarıyla ünlenirken bende kendi hayatıma böyle bir yetenek vermeliyim. Bu şart, bütün emekçilerin ekmek odaları kutlu olsun süpaneke yüce ata.

30 Ocak 2013 Çarşamba

Huzur, kitaplar ve geçmişte kalan üç beş kahraman.


Hayatınızda az buçuk yer etmiş üç beş kişi. Belki bir tanesi. Bir iki defa söylenerek önünüzden geçen ebeveynler, bıraktıkları hatıralar ve onlarla yaşadığınız hoş anlar. Kim günün bütün yorgunluğunu atacağı bir anı örneğin işten geldiğinde rüzgarın hafif hafif estiği bir sonbahar havasında balkon kapısını açıp sarı yapraklardan bir kaçının evin içine girerken let me live ile birlikte tatlı-tuzlu krepler, pasta ve patates salatası yapıp çayıyla ayaklarını yukarı doğru kaldırmak suretiyle mutlu ifadelerle bir kaç saat geçirmeyi yanlış bulabilir. Çoğu insan küçük bir hayattan büyük bir hayata geçişi envai çeşit tatlılarla dolu brezilya kalçalı watsumileri hayal eder ve bu ana tercih edebilirde. Bunu farkettiğimde çoğunluk zevkinin bu olmadığını kabullendiğim mevsim güzelliklerini bir an tadabilmek için böyle kafamda kurulu bir kaç ana sakladım sabrımı ve o anda keşke olsaydı dediklerimi hep saydım. Olsaydı dediklerim tüm halleri reddederek yanıbaşında bacağının sol-sağ yanlarında dolaştığın insanlar ve hoş tesadüflerin. Sessizliğinin korkuttuğu bir nehirde yalnız hissederken sadece ondan güç aldığını hissettiğin herşeyiyle senden büyük ve sığındığın ebeveyninin sana bıraktığı koca bir kucak dolusu melodi yığını.. Sonunda salata biter, çaydan bir tane daha konur eksik kalmış bir ritüelin yerine getirileceği keyfiyle ve illaki bir sigara.... Kısa huzur kahramanların doğurulduğu anlarla başlayıp onları öldürmeye meyillendiğiniz son tezahüratlarda kalır, kalır, kalır.... içi helyum dolu balon gibi heralde.
 

Aslında herşey şöyle sonlandı

Seneyi hatırlayamamak hikayenin en kötü noktası olur çoğu zaman. Düzgün bir işçi, imrenilecek memur hayatı yazamamak popüler ve ağlatı-güldürü yayımlanmaması bu blog aleminin içini benide sıktığı gibi sıkıyor dedim yanımdaki şizofrene ki bu sırada canım çok sıkkın bir şekilde oturuyorum İstanbulun tren garında yaş 13 malum insan hayatı hakkında pek fikrinde yok. Biraz kerttiysen yanından sağından solundan az buçuk birşey biliyorsun fakat insanla ilgili değil pek. Neyse efendim daha önce gelmişimde görmüşümde gibisinden aynı hisler çok eskilere dair bir iki görüntü gözümün belki, belki değil bile. Ailecek çıkmışız gelmişiz başka şehre şimdi yeniden aynı şehir bende ne sevinç. Tabi istanbula pek çok methiyeler düzüldüğü için İstanbul denildiğinde ve-veya o meşhur gar bir empati ilişkisi tiyatral sahneler hep dönüyor. İçlerinde göçmenler-muhacirler,yahudiler,romenler- duruma göre sessiz çığlıklarla kabus oluverebiliyorlar. Ben bu şehre geldiğimden beri herhangi bir düşüncenin bile bu hikaye fasıllarına mahsup olamayacağını anlar oldum. Karanlık dönem yalnız olaylar ve insanlar ilginç. Zaten bu İstanbulun uğruna yazılanlar hangi devirde hangi meselede bu kadar yere geçirilecek değeri edinmiş anlayamadım. Bu devirde İstanbul insanlarıyla, insanların için-d-e kaybolmuş, yıkık bir harabeden ve sönük gaz lambasının sıkıntı verdiği köy odası akşamından başka bir şeyi hatırlatmamakta. İhtişam ve gösteriş dolu yıllarında ferah sokaklarıyla anılmış bir ticaret merkezinin ecnebi şehri olsa gettolara bölünmüş olması utanç verici olmalı der her insan diye düşünmeye meyillenemiyordum. Ama bizdeki o sefil kelime -varoş mahalle- kavramı açıklamaya yetmez. Tam bir ecnebi kelimesiyle GETTO doludur. Cesaretsizdim ve sebebide sanırım o geniş gar odasında kimseyi tanımayıp aradan geçen 20 yıl boyunca şehirin kimseye tanıtılmayacağınıda anladığımda havai fişekler atılmış oluyordu. Biliyorum kafam çok dağınık. Ya ben bu monolog kısmında şey diyorum mesela "artık bu şehir başkadır herkes beni aldattı gitti" Yaşar Kurt demiş böyle bundan kaynaklı bir çıkış noktası yaşa-ya-madım. hep insan yüzlerine ve yaşamlarına baktım ve keyiflendim. Yani yaş 13ten beri kalabalıklara bakıp hergün işe gidip gelme hayalim ve düzgün-pürüzsüz bir hayatım olması temennisiyle yerleştim kısaca. Ama şu var hergün işe gidip gelme tecrübesinde hayatın o kadar tekdüze olmaması beni rahatsız etti hep. Daha fazla kitap okuyup aylaklık edebilmeyi, yılın herhangi bir zamanı gördüğüm birinin çay ısmarlamasını, müziği paylaşarak bir şeyler yapmayı. Aslında daha farklı yazmayı ve yaşamayı hayal etmiştim. Hayallerim kesinlikle planlarım olmadığı için bunun üzerine bir kırıklık yaşamadım. Belki benim kafamda sorun belki sorunun içine içine soktum kafamı kalbim acıdı fakat hayalleri hep beynimde kurduğum için sağlam kaldılar. Hala hayal biriktirir hala her sokakta bir neşe bir benzerlik görürüm. Bittabi hatalarım hep bodrumlara kilitledim, hep akşamlarda mahvoldum. Klasik bir öğrenci biraz sıkarsa kendine vakit ayırır, bir 6*24 biraz değil ıkınırsa o vakti elde eder, benim gibiler sıçsalar değil vakit içlerindekiyle ölür giderler. Ben hep ilk bunu okudum her sıkıldığımda ve her yeni dostumda her yeni merhaba her toplulukta nedense değişik bir besmele geldi. Vakte besmele. O yüzden diye köyde insanın rahatlığı meğerse diye başlayan saçma salak çıkarımların olduğu ve sonunda mutlaka aile daracağının hatmü büryan eyleyülüp kapatıldığı gerzek konuşmalar dinledim bolca. Tabi bunlar anlatılırken annesinin elinden tutmuş caz kulüpten çıkan ufak bebeler gözlerinin önünden geçince insanın arkadaş bu vakit ve bu zaman bu kadar mı hoyrat yapar geceyle gündüzün farkını diyesimde gelmiştir. Ancak hep hatırat gibi baktığım tablolara döndü her sevdiğim insan silüeti diyememişim yukarıdada içimde kalmasın istedim. Bir blog değerim olabilmesi için uğraşıyorum sanırım 5 dakika oldu parmaklarımın tuşlara tecavüzü. Herşey dedim hep sonuna geldiğinde, yaşandı, oldu, bitti, tartışmayalım, yakıştırmayalım, biraz aceleyle üç beş tur atıp geriye varalım gibi birşey anlamadım. Evi olan bebeklikten evle-okuluna, hafif dublexi olan üç beş başka adrese ama yok hiçbir yerde bu apartman yığınlarının verdiği sıkıntı bu kadar ağır, bu kadar nemli bu kadar başdöndürücü olamaz ve olmadı arkadaş.

29 Ocak 2013 Salı

Bazen kimsenin umrunda olmayan sözler vardır.

"Beyaz bir akdeniz evinin duvarında kanatlarını kaşırken bir insanoğlunun ölümcül bir hareketle elini kaldırdığı anda o ele yakalanmadan uçup kaçabilen bir böcek. Sinekler... 360 derece görüş açısına sahiptiler yani biz insanoğlunun tabiriyle arkalarınıda görürler. Kıskanılacak bir durum olabilir. Kimbilir nasıl olurdu dünya arkamızıda görebilseydik. Geri kalmış ülkelerde açlıktan ölmek üzere olan insanların ağızlarının, gözlerinin içinde görürüz onları... Gelişmiş ülkelerin sefalet simgeleridir onlar. Bir ne zaman bitecek bu sömürü sorusudur. Onlar aklın her zaman işe yaramayabileceğinin somutlaşmış örneğidir. İnsanoğlu doğadaki en zeki canlı olsa da bir sinek kadar kolayştıramadıktan sonra hayatı neye yarar ki. Belkide bir sinek kadar mutlu olmak vardı mutluluk diye bir düşünce olmasaydı... Eğer düşünceyse yaşam güçse ve soluksa ve yokluğu ölümse düşüncenin öyleyse ben mutlu bir sineğim ister yaşayayım ister öleyim."