masum yazmak, masum okuyucu istetir. yada isteşlik içinde arayışlara düşen insanlar masumiyetin vakıf itibarına güvenle yaşarlar hayatı ve masumiyet birine vakfedilen bir emekten ziyadesiyle hallenmiş mühürlü kimlikler taşır hep.
masumiyet, yoktur!
sebepli sebepsiz bir yokluktur masumiyetin varlığına delaleti.
geçmiş, masum bir hüzünle var olur.
bayram, sevinciyle masumiyetine bürünür.
müzik, dinleyicisiyle masum olur.
her şey bir isteşlik kısaca.
vücut bulduğu şey, topluluk veya insan olabilir ama kesinlikle bir durum değildir. olaylar masum imgeler barındırmaz. sevgiler ihanet olmadan yaşanamazdı derler bu mantığa göre her şey zıddıyla mevcuttur hayatta ancak masumiyet "şeytani" bir azabın bohçasına girip çıkarken kimse kimsenin varlığına müdahalenin kutsal olduğunu bu kadar kabullenmemişken geçerliydi bunlar. biz büyüdük dünya pislendi biz küçüldük dünya gene pislik içine girdi.
sabit kanca, uyur uyanık hallerle bir dünya ahvalidir.
bir yazar ortak acıları farklı bedenlerde can buldururken çektiği ızdırap tatlıdır. onun için üründür bu, satılması anlatılması gereken. bunun için acı bir mücadele içindedir. kelimelerini çalmamalısınız ondan kurgularını ve düşüncelerini..
siz sabah kaltığınızda ne kadar hür hissederseniz o kadar masum olabilirsiniz. günümüzün acı gerçeği. misal acı bir durum gerçeklik arzederken masum bir durum aynı gerçekliği arzetmez. masumiyet çok yavşakçadır. içinde insanı değil topluluk durumunu barındırır. bunun arasırası yoktur dünyanın sosyal ahvali bu. değiştirilemez acı bir gerçektir bu. kabullenilmesi gereken. ben burada ne anlatmaya çalışıyorum beni yereceğine anlattığıma odaklan dedirtir insana bu mevzu!.....
hürlükle kıyaslar olduk artık bu tür masumiyetleri ve anladığım kadarıyla insanlık anladığım kadarıyla bu alışılagelmiş davranışından kurtulamıyor.
annem haklıydı diyor bir tanecik şizofrenim fabrika dumanlarına sığınıp ekmeğinizde arar olduğumuz gerçek bir masumluğun tadını karbonmonoksit gazının türlü bileşimlerine atfederek. dünya o kadar farklılaşmadı henüz savaşları gerçek kılan neyse ahlaksızlığı var edende bir o kadar gerçek kalıyor.
mesela masumiyet birinin yanında otuz bir çekmekten utanmak olabilirdi benim için utanmayanı görmeseydim ama bu eylem bir masumluk durumu değil. dedik ya durum belirtmez, masumiyet yalın bir anlatım biçimi ancak. siz onu öyle anlar, öyle kabullenir öyle yaşarsınız olan bütün eksiklik ve tezatlara karşı.
toplum masumiyeti ahlak kurallarıyla hep karıştıracak. masumiyet seksin içine girdikçe, sokuldukça ahmakça kendi kurallarına birileri hep masum bir eskiye dönüş yaşayacak. tarihi tekerrürsüz yaşamak isteyenlerde olacak carpedyeme gömülenlerde. en acısı karbonmonoksiti tatlı kılan zihinler bile masum kalırken siz günahlarla anılır günahlara gömülür günahlarla yatar günahlarla kalkar günah içinde günah arar olacaksınız.
şeytanın azabı kendinedir der, kutsal kitaplar. insana yaşatmak istediğide budur belki ama burada olan hatayı söylediğimde gene günahla yatıp kalkıcam. kaldı ki şeytanın avukatlığını masumiyetten daha iyi yapabilecek bir başka olgu yokken ben bir cisimsel can olarak hiç kalırım.
kelimeler kuvvetli şeylerdir. insanlar bu kelimelerle yaşarlar, anlam yüklediklerini kadarını alır gerisini atarlar. birbirlerinide o kelimelere göre seçerler bu dünyada, birine sevgi ahmağı dediğinizde o onun üzerine yapışır kalır ömür boyu çıkartmaz belki.
şımarık dediğinizde ömürlük şimarıverir, kelimeler güçlüdür. yazılmayıp söylendiğinde bile çok güçlüdürler. insanlar sesleri hayvani bir güdüyle yaşama atfettikleri için hızlı yaşarlar belki. konuşamıyor olsaydık elektronik tabelalarla yaşıyor olurduk sanırım. ve iyi bir durum olurdu bizim için, ne kadar çok tembellik o kadar çok bela.
ben hep demem arada böyle söylenesim gelir. söyleneyim dedim.
masumiyet bir ahlak yargısı olamaz.
yargısal bir dünyada yaşıyoruz çünkü....
demiştim ya şizofrenim dinle beni ne anlatıyorsam bir kulak ver.
çöl kumlarında yapılan yumurtanın yol kenarına uzanmış ağaçlara asılı salıncaklarda yenmesi kadar tatlı bir şey yoktur arkadaş.
12 Kasım 2013 Salı
15 Eylül 2013 Pazar
şöyle düşünüyorum imrendiğim hayatlarla ilgili
aslında çaresizlik içinde bir zavallı olmak çok basit bir eylem yazdığınız her satıra bir karşılık düşüyor sevindirecek çünkü sahip olduğunuz şeyler az hatta yok olduğu için yokluğunda var edilmekten başka çaresi olmuyor. o nasıl bir paradokssa artık aklı cin olanın eli çükünden, peyniri tutamayan karganın dili götünden, üzümün darıya ters düştüğünden, her vaktin bir sonrakini itelediğinden, çomağın ite, sabrın bite, aklı olanında rahle terbiyesinden çıkmadığı anlarda dönüyor hep.
öfff be sözlük yok uykum var işte banane hayatınızdan ben işe gidiyorum.
öfff be sözlük yok uykum var işte banane hayatınızdan ben işe gidiyorum.
Selam milletü hümayun
Ben osmanlıcayı sökemeyen arap kadar yalnız kaldım bugünlerde hayata, önceden de öyleydi. Çeşmenin başında biz geçelim siz onu çekin dediğinde "hıh işte o" diyen bir çift kısaca öküz ve inekten aldığım haberi tabi ki sizinle paylaşma gafletine girmiycem. Sabır ulan sabır, adamlar tespik çekiyor sen gitarda akor basıyon. Adamlar ipi geriyor sen geriliyon. Millet ailesini överken pireler kıçıma yapışmışmışmışken bende oturup iş dünyası hayallerine dalıyorum dalıyorum dalıyorum dalıyorum hoooooop güzel bir hanımablada geçti üzerimizden ağzındaki küfrü bahşeyleyerek meydane.
Ben kendimdeki aşağılık hissini şöyle farkettim, bana laf atan kişi kapalı, türbanlı veya kısaca türbülansa girmiş bi vatandaş olunca alınmıyorum. Test dahi ettim, 4 ay. Çarp topla böl bilmemkaçbin kalp atışı ediyor. İyi saymalı insan, bizim ufaklığa bile o kadar sabretmedim ben. Recep kısaca o kadar sinir zorlar ki inanmazsın aman kalsın iki satırı yazmayalım diyor yanımdan geçen başka bir ses. Sıkııııcı.
Sakince işime dönüyorum parmaklar biraz paslı.
Evet mekan tasvirine gelelim, az önce sokağın kenarından geçen pembe suratlı mavi elbiseli kız bir kürdün çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Ama en önemlisi bu cümleyi hiç sekteye uğratmadan söyleyecek tek kişi yoktu etrafa çünkü o köşeden 2-3 hafta önce her tarafları kırmızı kesilmiş alakasız kalkanlı insanlar çocuk çığlıkları eşliğinde "gelin laaan gel hadi ......................" şeklinde kendilerini göstermişlerdi. Acı acayip olmaması gereken durumlar zuhur edince allah gibi bir şeye sığınabilmeyi çok isterim. "Ateistin iman korkusu" yakalanabilir bir tür bu, ama sorun şu ki; adı abdurrahim olan birisi için bu o kadar fantastik değil, geçelim bu faslı. Çünkü iman kavgasında benim yaşadığım insanlara bakıp çözümleme yapmaktı. Küçükken kaybettim iman denilen kelimeyi ve inanın kelimesinden soğuk bir nefret tadı aldım. Bu tat hiç hoşuma gitmedi, imansızlık değil anlatmaya çalıştığım. Neyse kafa ütüler bu kısım geçelim.
Aslolan ahenkken birileri düz dümdüz yaşarken hayatını planları tıngır mıngır işlerken ve biz üç kişi bir köşeye sıkışmış esrarı bana verme diye bağıran çocuğu tınlamazken olanlar daha farklıydı.
Tam karşımızda bir anne bir diğeri de ergen dişi oturup hayat planlarını teker teker anlatıyor. Göz ve bünye hayal ve gerçek yaşanmışlık ve hikayeler birbirine giriyor giriyor giriyor.
Aklıma telefon etmek geliyor.
Bizim ufaklığa, recep yani aldırış edilecek bir durum değil. Sadece kendi diyaloglarımı yazıyorum.
-Ben, abdurrahim
-.......................................
-Ben seni aradım çünkü bir şey öğren
-....................................
-Özür dilerim daha çok bir şey söylemek için
-.............................................
-Peki şöyle söyleyeyim o zaman benimle ilgili bir sorun var mı hayatında bana anlatmak isteyeceğin
-.......................................
-Benden bir şey istiyor musun?
-.................................................
-Peki ba
-....................................................
-Peki o zaman şöyle bir şey var
-...............................................
-Hani derlermiş ya en güzel ezan fatihte okunur diye, yalan.
o değilde adam gönlüm hoş olur dedi yahu. gönlü hoş olurmuş. hani adam hiç birşey yapmamış olsa bana şu satırlar yüzünden dönüp arkamı gitmem gerek. ama hesap gene yarım, işi kötüymüş kalbi acıyormuş vs vs vs.
hesap bende hep dön bana dönelim. olmaz mı? bitti.
Ben kendimdeki aşağılık hissini şöyle farkettim, bana laf atan kişi kapalı, türbanlı veya kısaca türbülansa girmiş bi vatandaş olunca alınmıyorum. Test dahi ettim, 4 ay. Çarp topla böl bilmemkaçbin kalp atışı ediyor. İyi saymalı insan, bizim ufaklığa bile o kadar sabretmedim ben. Recep kısaca o kadar sinir zorlar ki inanmazsın aman kalsın iki satırı yazmayalım diyor yanımdan geçen başka bir ses. Sıkııııcı.
Sakince işime dönüyorum parmaklar biraz paslı.
Evet mekan tasvirine gelelim, az önce sokağın kenarından geçen pembe suratlı mavi elbiseli kız bir kürdün çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Ama en önemlisi bu cümleyi hiç sekteye uğratmadan söyleyecek tek kişi yoktu etrafa çünkü o köşeden 2-3 hafta önce her tarafları kırmızı kesilmiş alakasız kalkanlı insanlar çocuk çığlıkları eşliğinde "gelin laaan gel hadi ......................" şeklinde kendilerini göstermişlerdi. Acı acayip olmaması gereken durumlar zuhur edince allah gibi bir şeye sığınabilmeyi çok isterim. "Ateistin iman korkusu" yakalanabilir bir tür bu, ama sorun şu ki; adı abdurrahim olan birisi için bu o kadar fantastik değil, geçelim bu faslı. Çünkü iman kavgasında benim yaşadığım insanlara bakıp çözümleme yapmaktı. Küçükken kaybettim iman denilen kelimeyi ve inanın kelimesinden soğuk bir nefret tadı aldım. Bu tat hiç hoşuma gitmedi, imansızlık değil anlatmaya çalıştığım. Neyse kafa ütüler bu kısım geçelim.
Aslolan ahenkken birileri düz dümdüz yaşarken hayatını planları tıngır mıngır işlerken ve biz üç kişi bir köşeye sıkışmış esrarı bana verme diye bağıran çocuğu tınlamazken olanlar daha farklıydı.
Tam karşımızda bir anne bir diğeri de ergen dişi oturup hayat planlarını teker teker anlatıyor. Göz ve bünye hayal ve gerçek yaşanmışlık ve hikayeler birbirine giriyor giriyor giriyor.
Aklıma telefon etmek geliyor.
Bizim ufaklığa, recep yani aldırış edilecek bir durum değil. Sadece kendi diyaloglarımı yazıyorum.
-Ben, abdurrahim
-.......................................
-Ben seni aradım çünkü bir şey öğren
-....................................
-Özür dilerim daha çok bir şey söylemek için
-.............................................
-Peki şöyle söyleyeyim o zaman benimle ilgili bir sorun var mı hayatında bana anlatmak isteyeceğin
-.......................................
-Benden bir şey istiyor musun?
-.................................................
-Peki ba
-....................................................
-Peki o zaman şöyle bir şey var
-...............................................
-Hani derlermiş ya en güzel ezan fatihte okunur diye, yalan.
o değilde adam gönlüm hoş olur dedi yahu. gönlü hoş olurmuş. hani adam hiç birşey yapmamış olsa bana şu satırlar yüzünden dönüp arkamı gitmem gerek. ama hesap gene yarım, işi kötüymüş kalbi acıyormuş vs vs vs.
hesap bende hep dön bana dönelim. olmaz mı? bitti.
6 Şubat 2013 Çarşamba
İş ve işsizlik kurumu
Geçen bir işsizlik söyleşisi yaptık mahallenin sakin abilerinden biriyle. (tabi bu sırada ulan adamlar ne müzikler yapıyor derken gitarın her teline bir nota vurduğumda gümbür gümbür seslerle eşlik alt komşuyuda düşünüyorum.)
Şöyle ki; amca koyayım memlektin haline kriz bize vurdu vura vura derken arka planda "obladi oblada yürüyerek nerelere gitsem ne yapsam" diye düşünüp duruyorum. Amca sıkıcı ben dahada sıkıcıyım o an..
Monologlar havada uçuşuyor. Amca küfür ritminde bense o an hiçbi boka küfretmek istemiyorum bana gitar çaldırtmak istemeyen alt komşudan başka... La la la durum bu ama şu işsizlik kurumunu açmak istiyorum amcada dikkat ettiğim bir söylem vardı kaçırmadım.
Oğlum bu devirde işsiz kalmak zor dedi.
Hakkaten öyle arkadaş; iş bulmak değilde ulan işsizlik ne başa bela bir durum böyle. Gitara uygun göt kadar bir vida bulamıyorum gideceğim yere iki adım yürüyeyim diyorum gene gidemiyorum. Mal gibi cevapları bekliyorum; pazarlama işinden arıyorlar, "bu akılla ben seni pazarlasam olmaz mı" diyorum telefondakine.
Aziz amcamızın söylemi tabi ki basit ama ulan iş ararken aç kurt olmak; işi bulduktan sonra sulak alanlar arayan sürü lideri misali iş yığınlarını bir sıraya düzene soktuktan sonra bunları tek kalemde halletmeye çalışmak mı benim dünyam diye sordum sordum sordum. Tabi ki cevap bulamadım. Düşünsene bir işçi basit bir işçi sadece; aldığı maaşla yargılanır böyle bir "parasal-kapital" sistemde. Oysa işi almak, yapmak, takip etmek olmazsa fırça yemek daha hızlı çalışmak daha verimli hale gelmek daha çok şey yapmak yapılmasını sağlamak... Offf saydıkça başım dönüyor.
İnsanın parası olsada bir işi olmasa ne çok yapacak şeyi olur halbu ki kazanmak için bu kadar belaya sahibiz. Düz bir mantıkta doğal çıkarım, kapital alanın dışında soyut bağlamda yargılarsanız değersiz olmalı. Para kapitalin ilk döngüsümüydü ki? Linyit kömürü başımıza bela mı olmalı?
Senin rock'n roll solosuyla ettiğin sözleri mi yiyelim bu akşamda. Gitar çalmalı Belle sebastianı ihmal etmeyin anacağım. Ben yazıyorum sizde dinleyin bak.. Dinlememezlik etmeyin onuda atayım aşağılara kendinize getirir. Kaşarlı yumurta yapın, ıhlamur için akşama spagetti.. böyle hayat çekilmez diyorsanız işsizlik kurumunun intihar poliçesinden yararlanın derim. Kısa ve öz. Birgün birilerine soracağım insanlar neden bu kadar güzel müzikler varken "sevdiğim sen sevmedin diye kestim ben çükümü oo yee" sözlerini dinlerler dinlerler dinlerler delirtirler dellendirirler diye..
ne zaman bilmiyorum, işssizlik kurumu kurulursa (bu durumda iş kurumuda gerekir) çok yoğun olacağına eminim. Kurulmazsa kime yediririm lan ben bu dertleri.. Derhal kurulmalı derhal!!
Şöyle ki; amca koyayım memlektin haline kriz bize vurdu vura vura derken arka planda "obladi oblada yürüyerek nerelere gitsem ne yapsam" diye düşünüp duruyorum. Amca sıkıcı ben dahada sıkıcıyım o an..
Monologlar havada uçuşuyor. Amca küfür ritminde bense o an hiçbi boka küfretmek istemiyorum bana gitar çaldırtmak istemeyen alt komşudan başka... La la la durum bu ama şu işsizlik kurumunu açmak istiyorum amcada dikkat ettiğim bir söylem vardı kaçırmadım.
Oğlum bu devirde işsiz kalmak zor dedi.
Hakkaten öyle arkadaş; iş bulmak değilde ulan işsizlik ne başa bela bir durum böyle. Gitara uygun göt kadar bir vida bulamıyorum gideceğim yere iki adım yürüyeyim diyorum gene gidemiyorum. Mal gibi cevapları bekliyorum; pazarlama işinden arıyorlar, "bu akılla ben seni pazarlasam olmaz mı" diyorum telefondakine.
Aziz amcamızın söylemi tabi ki basit ama ulan iş ararken aç kurt olmak; işi bulduktan sonra sulak alanlar arayan sürü lideri misali iş yığınlarını bir sıraya düzene soktuktan sonra bunları tek kalemde halletmeye çalışmak mı benim dünyam diye sordum sordum sordum. Tabi ki cevap bulamadım. Düşünsene bir işçi basit bir işçi sadece; aldığı maaşla yargılanır böyle bir "parasal-kapital" sistemde. Oysa işi almak, yapmak, takip etmek olmazsa fırça yemek daha hızlı çalışmak daha verimli hale gelmek daha çok şey yapmak yapılmasını sağlamak... Offf saydıkça başım dönüyor.
İnsanın parası olsada bir işi olmasa ne çok yapacak şeyi olur halbu ki kazanmak için bu kadar belaya sahibiz. Düz bir mantıkta doğal çıkarım, kapital alanın dışında soyut bağlamda yargılarsanız değersiz olmalı. Para kapitalin ilk döngüsümüydü ki? Linyit kömürü başımıza bela mı olmalı?
Senin rock'n roll solosuyla ettiğin sözleri mi yiyelim bu akşamda. Gitar çalmalı Belle sebastianı ihmal etmeyin anacağım. Ben yazıyorum sizde dinleyin bak.. Dinlememezlik etmeyin onuda atayım aşağılara kendinize getirir. Kaşarlı yumurta yapın, ıhlamur için akşama spagetti.. böyle hayat çekilmez diyorsanız işsizlik kurumunun intihar poliçesinden yararlanın derim. Kısa ve öz. Birgün birilerine soracağım insanlar neden bu kadar güzel müzikler varken "sevdiğim sen sevmedin diye kestim ben çükümü oo yee" sözlerini dinlerler dinlerler dinlerler delirtirler dellendirirler diye..
ne zaman bilmiyorum, işssizlik kurumu kurulursa (bu durumda iş kurumuda gerekir) çok yoğun olacağına eminim. Kurulmazsa kime yediririm lan ben bu dertleri.. Derhal kurulmalı derhal!!
4 Şubat 2013 Pazartesi
Ama efendim olmaz ki öyle, öyle, öyle
Sözün kısası bu orkestra bu üflemeliler ve yaylılar bu rastın gamları başka coğrafyada yok ki arkadaş, müzisyenlerin her ne kadar trt sıkıntılı demesine kulak tıkayarak devrimci gömleklerinide dolaplara asarsak bu müzik böyle bi dinledikçe dinlendiren kendini dinlettiren bir şey be yahu. Hepimiz büyüdük.
Nedir bu akşam tavrı denilirse rahatsız oldum arkadaşım; neden sevilmesin ki bu müzik bu ülkenin gençleri tarafından "lan yavşaklar hepiniz bubanızın ananızın yanından her cumartesi gecesinde bu şarkıları dinlemediniz mi?" diye soramıyorsun gelen nesil uydu anteni gibi abicim. e hal böyle olunca pitbullu terrierli içinde melodik yok değil tek bir notayı bulamayacağın (ki dünyada böyle tarzlarda var ama işte bu bir dinlendmiyor abi yani yok birşey bir özelliği yok bu yeni popülerin velhasıl) gençlik filizlenmiş oluyor ki vapurda otobüste muhabbetler şenlik gibi oluyor.
O aletleri (iphone) toplayın gençlerin elinden rihanna'dan tut (gene bi nevi güzel r&b diye sıçtıkları blues bile olsa az bi ses var) pitbull bilmemneyine kadar facia. Kendini gecenin 3ünde taksim istiklalde ses yığınının içinde bulursun kısaca, şenlik... Pih işte buda böyle bir günün stres atma cihazı oldu acıdım. Cümlede kuramıyorum bugün biraz tsm dinlemeli. Canım çekti yahu.
İşin güzel tarafı armoni zengin tutulduğundan bu orkestrada kayıt kalitesi sorunlarının dinleyiciye yansıdığı -güçlü kolon vb. ekipman- ihtiyacıda yok. Veriyor damardan melodileri iş tamam. Yani bile bile sevdirir kendini. Türkiyeli olmakla gurur duyulabilecek tek tarafı taşıyan nadide, güzide bir yapım. Sevelim, sevdirelim dünya hepimize yeter. yunus emreyede yettiği kadar bi nevi. Sustum, söz valla bak....
1 Şubat 2013 Cuma
Psikopat sukie ve yalın çaresiz gerçek korkuluklarımız
Şimdilik sizde bilmediğinizi iddia etsenizde bu psikopat Sukieyi hemen tanıyacaksınız üzerinizde bilim kurgu elemanı tavırları sergileyen hep uzatmalı addettiğiniz sevgiliniz, alt komşunun garip garip bakan örümcek ruhlu kızı, muhtemelen sizi çekiştirmekten zevk alan işteki dişi kişiler.. belle sebastianda müzik yapıp herkesi amelie sanmak yerine sukie zannedin bir psikopatınız olsun demek istemiş herlde biz müzik sever şizofrenlere. amn, çükübenis.
Bir söylenti, bir ataletlik durumu -1-
bir alman
işçisi sibiryada iş bulur.
mektupların sansürcüler
tarafından okunacağını
bildiğinden arkadaşlarına
şöyle yazar: aramızda gizli bir haberleşme sistemi belirleyelim. benden aldığınız bir mektup sıradan mavi mürekkeple yazılmışsa doğrudur. kırmızı mürekkeple yazılmışsa yanlıştır.
bir ay sonra arkadaşları ilk mektubu alırlar. burada her şey harika. dükkanlar mal dolu. Yiyecek bol, apartman daireleri geniş ve güzel ısıtılıyor. sinemalar batının filmlerini gösteriyor. sokaklar işveli kızlarla dolu. burada tek bulunmayan şey kırmızı mürekkep.
istenilen tüm özgürlüklere sahip olunduğu fikrinden yola çıkılıyor. ama sonra
tek eksiğin kırmızı mürekkep olduğu ekleniyor. kendimizi özgür hissediyoruz çünkü özgür
olmayışımızı ifade edecek o dilden yoksunuz.
-gerçeğin çölüne hoş geldiniz
slavoj zizek
Tanrının en sevmediği şeyleri göstererek konu edinen Hollywood'dan çıkma bir şehirde porno stüdyolarının olması bana daha ilginç geliyor fakat şimdilik bu başlangıç noktasıyla dildoları,sex bebeklerini inceleyebileceğiz sanırım. Adam zaten liberal olduğunu farazi durumlarda açıklıyor. Komünizmin bu adama yaptığını ben yapsaydımda ne olacaktı ki? Kişisel değilde görüşlere bireysel takılmak sakıncalı kırmızı mürekkebi bir fahişenin reglinden elde edebilir bu dünyanın insanı. Sorun körlüklerde saklı belkide, özgür olmak için kimsenin saklanmasına veya savaşmasına engel yokki liberal bir dünya kitinde. İsteyen istediği bokun içinde yüzebilir ve dünya liberallerin yağlı kollarında aşka bir adım daha sokulabilir ama sorun dahada özgürleşen sistemin bireysel müdahalelerini bu kadar bıçak sırtı hissettirdiği kitleler ne yapmalı.. Ekonomimiz mi liberal olacak, Zizek mi Erdoğanı kovacak derken biz ne zaman kalkacağız ki Mahmut amcanın komşu oğlunu kızıyla yatakta bastığı andaki siniriyle sistematik kriz odaklarına. Ben bilmem sen bilmen kim bilebilir. Akşam akşam gene..
31 Ocak 2013 Perşembe
Ekmek odaları
Hep yeni olduğu söylenen bir dünyada yaşıyoruz düzenli topluluklar olarak ve bu gerçeği çok şey vadeden gelecek yalanlarımızla süsleyipte servis ediyoruz kendimize. Kendi ellerimizle yaptığımız başka bir zarar ziyan yok sanki. Dünyanın her köşesinde farklıdır ekmek odacıkları veya fabrikaları, çünkü hiçbir kültür aynı ekmeği yapmaz. İllaki mayalanır hamur farklı yorumlarda, hepimiz işçi olarak doğurulmayız birileri tarafından. Yalan bulmak kolay sonrasında. Bir 6*24 kadar sıkıcı yaklaşamayız hayata ve onun söylediği hikayelere. Kimi ilkokulda dünya edebiyatını sever.
Ekmek odaları... Her kültür kendi ülke sınırlarında ekmeğe standartını koymuş olarak yaşar, her kültür kendi ülke sınırlarında kendi ekmeğini över. İş gücü hep ekmek odalarında saklı kalır, ustalık, dökülen ter, verilen yıllar, her ay 3-5-10 gün geciktirilen paralar. Akşamın karaltısına sarı bir lambayla ışık tutarak ekmeğin rengini güzel bir fotoğrafla bezeyebilirdim son günlerde çok canım sıkkın yapamadım. Hep 6*24 lerle ve hep meşgul ve hep sinir ve hep uğraş içindekilerle zamanı değerlendiriyorum belkide. Oysa biraz aylaklık yapıp adalara belki ve illaki yoksul dertlerin en uzağına gitme hakkım olmalı. Bir insan nasıl 6*24 kafasını sisteme ve gereksinimlerine köle ederse bende kendime bir zenginlik efendisi bulmalıyım ve kurtulmalıyım bu 6*24'e dahil olmaktan. İnatla başaracağım. Her ekmek ustasının kıvıracağı bir durum olmalı yaptığı iş o kadar yalınken...
Ekmek odaları hep basit, hep aynı, tatları hafif değişik hamurlarıyla ünlenirken bende kendi hayatıma böyle bir yetenek vermeliyim. Bu şart, bütün emekçilerin ekmek odaları kutlu olsun süpaneke yüce ata.
Ekmek odaları... Her kültür kendi ülke sınırlarında ekmeğe standartını koymuş olarak yaşar, her kültür kendi ülke sınırlarında kendi ekmeğini över. İş gücü hep ekmek odalarında saklı kalır, ustalık, dökülen ter, verilen yıllar, her ay 3-5-10 gün geciktirilen paralar. Akşamın karaltısına sarı bir lambayla ışık tutarak ekmeğin rengini güzel bir fotoğrafla bezeyebilirdim son günlerde çok canım sıkkın yapamadım. Hep 6*24 lerle ve hep meşgul ve hep sinir ve hep uğraş içindekilerle zamanı değerlendiriyorum belkide. Oysa biraz aylaklık yapıp adalara belki ve illaki yoksul dertlerin en uzağına gitme hakkım olmalı. Bir insan nasıl 6*24 kafasını sisteme ve gereksinimlerine köle ederse bende kendime bir zenginlik efendisi bulmalıyım ve kurtulmalıyım bu 6*24'e dahil olmaktan. İnatla başaracağım. Her ekmek ustasının kıvıracağı bir durum olmalı yaptığı iş o kadar yalınken...
Ekmek odaları hep basit, hep aynı, tatları hafif değişik hamurlarıyla ünlenirken bende kendi hayatıma böyle bir yetenek vermeliyim. Bu şart, bütün emekçilerin ekmek odaları kutlu olsun süpaneke yüce ata.
30 Ocak 2013 Çarşamba
Huzur, kitaplar ve geçmişte kalan üç beş kahraman.
Aslında herşey şöyle sonlandı
Seneyi hatırlayamamak hikayenin en kötü noktası olur çoğu zaman. Düzgün bir işçi, imrenilecek memur hayatı yazamamak popüler ve ağlatı-güldürü yayımlanmaması bu blog aleminin içini benide sıktığı gibi sıkıyor dedim yanımdaki şizofrene ki bu sırada canım çok sıkkın bir şekilde oturuyorum İstanbulun tren garında yaş 13 malum insan hayatı hakkında pek fikrinde yok. Biraz kerttiysen yanından sağından solundan az buçuk birşey biliyorsun fakat insanla ilgili değil pek.
Neyse efendim daha önce gelmişimde görmüşümde gibisinden aynı hisler çok eskilere dair bir iki görüntü gözümün belki, belki değil bile. Ailecek çıkmışız gelmişiz başka şehre şimdi yeniden aynı şehir bende ne sevinç.
Tabi istanbula pek çok methiyeler düzüldüğü için İstanbul denildiğinde ve-veya o meşhur gar bir empati ilişkisi tiyatral sahneler hep dönüyor. İçlerinde göçmenler-muhacirler,yahudiler,romenler- duruma göre sessiz çığlıklarla kabus oluverebiliyorlar. Ben bu şehre geldiğimden beri herhangi bir düşüncenin bile bu hikaye fasıllarına mahsup olamayacağını anlar oldum. Karanlık dönem yalnız olaylar ve insanlar ilginç. Zaten bu İstanbulun uğruna yazılanlar hangi devirde hangi meselede bu kadar yere geçirilecek değeri edinmiş anlayamadım. Bu devirde İstanbul insanlarıyla, insanların için-d-e kaybolmuş, yıkık bir harabeden ve sönük gaz lambasının sıkıntı verdiği köy odası akşamından başka bir şeyi hatırlatmamakta. İhtişam ve gösteriş dolu yıllarında ferah sokaklarıyla anılmış bir ticaret merkezinin ecnebi şehri olsa gettolara bölünmüş olması utanç verici olmalı der her insan diye düşünmeye meyillenemiyordum. Ama bizdeki o sefil kelime -varoş mahalle- kavramı açıklamaya yetmez. Tam bir ecnebi kelimesiyle GETTO doludur. Cesaretsizdim ve sebebide sanırım o geniş gar odasında kimseyi tanımayıp aradan geçen 20 yıl boyunca şehirin kimseye tanıtılmayacağınıda anladığımda havai fişekler atılmış oluyordu. Biliyorum kafam çok dağınık. Ya ben bu monolog kısmında şey diyorum mesela "artık bu şehir başkadır herkes beni aldattı gitti" Yaşar Kurt demiş böyle bundan kaynaklı bir çıkış noktası yaşa-ya-madım. hep insan yüzlerine ve yaşamlarına baktım ve keyiflendim. Yani yaş 13ten beri kalabalıklara bakıp hergün işe gidip gelme hayalim ve düzgün-pürüzsüz bir hayatım olması temennisiyle yerleştim kısaca. Ama şu var hergün işe gidip gelme tecrübesinde hayatın o kadar tekdüze olmaması beni rahatsız etti hep. Daha fazla kitap okuyup aylaklık edebilmeyi, yılın herhangi bir zamanı gördüğüm birinin çay ısmarlamasını, müziği paylaşarak bir şeyler yapmayı. Aslında daha farklı yazmayı ve yaşamayı hayal etmiştim. Hayallerim kesinlikle planlarım olmadığı için bunun üzerine bir kırıklık yaşamadım. Belki benim kafamda sorun belki sorunun içine içine soktum kafamı kalbim acıdı fakat hayalleri hep beynimde kurduğum için sağlam kaldılar. Hala hayal biriktirir hala her sokakta bir neşe bir benzerlik görürüm. Bittabi hatalarım hep bodrumlara kilitledim, hep akşamlarda mahvoldum. Klasik bir öğrenci biraz sıkarsa kendine vakit ayırır, bir 6*24 biraz değil ıkınırsa o vakti elde eder, benim gibiler sıçsalar değil vakit içlerindekiyle ölür giderler. Ben hep ilk bunu okudum her sıkıldığımda ve her yeni dostumda her yeni merhaba her toplulukta nedense değişik bir besmele geldi.
Vakte besmele. O yüzden diye köyde insanın rahatlığı meğerse diye başlayan saçma salak çıkarımların olduğu ve sonunda mutlaka aile daracağının hatmü büryan eyleyülüp kapatıldığı gerzek konuşmalar dinledim bolca.
Tabi bunlar anlatılırken annesinin elinden tutmuş caz kulüpten çıkan ufak bebeler gözlerinin önünden geçince insanın arkadaş bu vakit ve bu zaman bu kadar mı hoyrat yapar geceyle gündüzün farkını diyesimde gelmiştir. Ancak hep hatırat gibi baktığım tablolara döndü her sevdiğim insan silüeti diyememişim yukarıdada içimde kalmasın istedim.
Bir blog değerim olabilmesi için uğraşıyorum sanırım 5 dakika oldu parmaklarımın tuşlara tecavüzü. Herşey dedim hep sonuna geldiğinde, yaşandı, oldu, bitti, tartışmayalım, yakıştırmayalım, biraz aceleyle üç beş tur atıp geriye varalım gibi birşey anlamadım. Evi olan bebeklikten evle-okuluna, hafif dublexi olan üç beş başka adrese ama yok hiçbir yerde bu apartman yığınlarının verdiği sıkıntı bu kadar ağır, bu kadar nemli bu kadar başdöndürücü olamaz ve olmadı arkadaş.
29 Ocak 2013 Salı
Bazen kimsenin umrunda olmayan sözler vardır.
"Beyaz bir akdeniz evinin duvarında kanatlarını kaşırken bir insanoğlunun ölümcül bir hareketle elini kaldırdığı anda o ele yakalanmadan uçup kaçabilen bir böcek. Sinekler... 360 derece görüş açısına sahiptiler yani biz insanoğlunun tabiriyle arkalarınıda görürler. Kıskanılacak bir durum olabilir. Kimbilir nasıl olurdu dünya arkamızıda görebilseydik. Geri kalmış ülkelerde açlıktan ölmek üzere olan insanların ağızlarının, gözlerinin içinde görürüz onları... Gelişmiş ülkelerin sefalet simgeleridir onlar. Bir ne zaman bitecek bu sömürü sorusudur. Onlar aklın her zaman işe yaramayabileceğinin somutlaşmış örneğidir. İnsanoğlu doğadaki en zeki canlı olsa da bir sinek kadar kolayştıramadıktan sonra hayatı neye yarar ki. Belkide bir sinek kadar mutlu olmak vardı mutluluk diye bir düşünce olmasaydı... Eğer düşünceyse yaşam güçse ve soluksa ve yokluğu ölümse düşüncenin öyleyse ben mutlu bir sineğim ister yaşayayım ister öleyim."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)